Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for the ‘Ailem’ Category

– 14 günlük gemi seyahatimizin sonuna geldik ve 15. günün sabahı Port Miami’ye yanaştık. Çok alışmışım gemide olmaya, herkesi ve her şeyi çok özleyeceğim. Bu güzel tatil planı ve yepyeni deneyimler için babaanneme sonsuz teşekkürler! 😘

– Ben farkında değildim ama dün gece uykumda tir tir titremişim. Gece ateşim yokmuş ama sabah hafif ateşli uyandım. Kolumu kaldıracak halim yoktu. Birol Abi’yle 10’da buluşuruz diye sözleşmiştik. Sabah erken saatte odayı boşalttığımız için 9:30’a kadar Top Sail Lounge’da uzandım. Sonra da herkesle vedalaşıp gemiden ayrıldık.

– Valizlerimizi dün gece kapının önüne bırakıp yatmıştık. Gemiden indikten sonra aynı havaalanında olduğu gibi valizlerin döndüğü bantlar var. Valizlere kalınan kabinin türüne göre farklı renklerde etiketler takılıyor. Bizimkisi yeşildi. Hemen gözlerimiz yeşil etiketli valizleri aramaya başladı. Gemiden geç indiğimiz için valizlerimiz banttan indirilmiş, grup halinde ortada duruyordu. Fakat en büyük valiz görünürde yoktu! Telaşla bir oraya bir buraya koşturmaya başladık. Bu süreç çok sinir bozucuydu. Hafif halsizliğim var demiştim, uçtu gitti. Bir anda canavar gibi oldum. Kayıp valiz için form doldurduk ama bu olay o kadar çok oluyormuş ki kimsenin umrunda değildi. Annem oranın sorumlusu kişiyi buldu. Şansa en yakın arkadaşı Türkmüş. 🙈 Bize cep telefonunu verdi. 2 saat sonra aramamızı söyledi. “Belki de biri yanlış almıştır, fark edince getirir.” dedi. Bu çok küçük bir ihtimaldi ama iyi düşünmeye çalışarak limandan ayrıldık. Annem çok üzüldü çünkü en büyük valiz oydu ve ona ait her şey içindeydi. 20 günlük bir seyahat olduğundan ikimiz de yanımızda çok şey getirmiştik. Hatta son dakika benim valizim rahatlasın diye eşyalarımı çıkarıp büyük valize koymuş! Dolayısıyla benim de epey eşyam ondaymış. Giden gitti moduna girdik. 😔

– Neyse ki uçağımız akşamdı, bu sayede valizin peşini bırakmadık. 2 saat sonra aradığımızda “Bir valiz gelmiş ama sizinki mi bilmiyoruz.” dediler. Annem de etiketi kontrol etmelerini rica etti. (Limandan uzaklaşmıştık, yok yere limana dönmek istemedi.) Yarım saat sonra tekrar aramamızı söylediler. O sırada yemek yiyorduk. Birol Abi ve Aline, bizi sevdikleri bir uzakdoğu restoranına götürmüşlerdi. Annem yarım saat sonra tekrar aradı ve etiketin üzerindeki ismi okuduklarında hepimiz bayram ettik! Gerçekten de birisi bizim dev gibi valizi yanlışlıkla almış ve geri getirmiş!! Yemeğimizi bitirip limana döndük ve valizimize kavuştuk. Anlayacağınız gezinin son günü epey heyecanlı geçti..

– Artık rahatlamış bir şekilde Miami’deki son birkaç saati geçirebilirdik. Birol Abi bizi Miami Lakes’deki evlerine götürdü. Biraz köpekleriyle oynadım. Sonra da havaalanına gitmek üzere yola çıktık.

– Valizleri verip uçak saatini beklemeye başladık. O sırada annemin migreni tuttu. Bu yüzden uçağa biner binmez uyudu. O uyuyunca ben de uyudum. Babaannem zaten hastaydı, o da uyudu. Gelirken yolculuğumuz 12 saat sürmüştü ve çok kısa kestirmiştik, dönüş yolculuğumuz 10 saat sürdü ve tamamen uyuyarak geçti.

– Babam bizi karşılamaya gelmiş. Onu çok ama çok özlemişim! Hemen koşup sarıldım ve heyecanla olanları anlatmaya başladım. Çok şükür ki bu harika tatil kötü bir anıyla bitmedi.. O zaman ne diyoruz? Merhaba İstanbul! 🤗🇹🇷

Reklamlar

Read Full Post »

– Sabah otelimizden ayrıldık ve taksiye binerek Port’a gittik. Şöför bize hangi gemiye bineceğimizi sordu; ‘MSC Divina’ dedik ve bizi geminin önünde bıraktı. İşlemleri kolayca tamamladık ve 14 gün geçireceğimiz kamaramıza yerleştik.

– Tüm yolcular bindikten sonra gemi denize açıldı. Hissedilen bir sallanma var ama rahatsız edecek derecede değil.

– Gemide yaklaşık 4.000 yolcu, 1.350 personel var. Mürettebat çok güleryüzlü ve konuşmaya hevesli -ki bu benim için süper bir şey. Sürekli sohbet ve şakalaşma halindeyiz. Her milletten çalışan var. Bizim en çok muhatap olduklarımız Suresh, Alson, Aline, Alexandre ve Keshav. Hepsi de çok tatlılar. Bana çok iyi davranıyorlar. Her akşam kamaramıza döndüğümüzde beni bir sürpriz bekliyor; ya havludan bir hayvan ya da yatağım üzerinde çikolata ya da oyuncaklarıma verilen komik haller. Bir kere milkshake istedim. Orada yokmuş, Aline başka bir cafede yaptırıp getirdi. Beni hiç üzmüyorlar.

– Yemekler çok lezzetli ve “Yemek istemiyorum.” dediğinde ısrar ediyorlar. Anneme şarap önerdiler, istemedi. 4 kere sordular, yine istemedi. Sonunda “Prosecco verelim.” dediler. Bana tatlı sordular, istemedim, zorla dondurma getirdiler. 🙈

– Değişik şeyler de tadıyoruz tabii. Örneğin; ‘passion fruit’ (çarkıfelek meyvesi). İçini bir açtık, bir sürü çekirdek çıktı. Kavun gibi. Hani biz kavunun çekirdeklerini atarız ya, “Bunları da atacak mıyız?” diye sorduk. Garson “Olur mu hiç? Onları da yiyeceksiniz.” dedi. 😂 Tadı kavunla ekşi portakalın karışımı gibi. Annem sevdi ama beni pek sarmadı. Ne kadar garip şey varsa yer annem. ‘Escargots à la Bourguignonne’ benim için son nokta oldu, artık ne yediğiyle ilgilenmiyorum.

– Açık denizde ilerlerken aşırı rüzgar var. Dışarıda durmak pek mümkün olmuyor. Böyle olunca sulu kaydırağı da açmıyorlar. Gemide çok havuz var ama fazla kalabalık. Biz girmiyoruz.

– Miami’den aldığım Snappy ile Key West’ten aldığım Flappy hep yanımızda.

– Her akşam şovlar oluyor, yemekten sonra izliyoruz sonra da kamaramıza gidip yatıyoruz. O sırada ertesi günün programını yatağımızın üzerine bırakmış oluyorlar. Ne yapacağımıza karar verip günü planlıyoruz. Denizde geçecek bir gün ise çeşitli yarışmalar vs. ile vakit geçiriyoruz, karaya çıkılacaksa tur almamız gerekiyor. Gemiye binerken okumak istediğimiz bir günlük gazete olup olmadığını sordular. Listede Türk gazetesi yoktu, biz de yabancı bir gazete istedik. Sonra bizim Türk olduğumuzu öğrenince Hürriyet getirmeye başladılar. Çoook uzaklarda olabiliriz ama gelişmeleri takip ediyoruz.

– Şimdilik havadisler bu kadar. İlk durağımız Jamaica olacak, pazartesi sabahı Ocho Rios’a yanaşacağız.

Read Full Post »

– Çok rahat geçen 12 saatlik uçuşun ardından Miami‘ye vardık. Otele girişimiz 21 civarında olacağı için yol boyunca annem bizi uyutmadı. (Neden olarak jetlag diye bir kavramdan bahsetti ama yaşamadığım için bilmiyorum.) Babaannemle ben belki 1 saat kadar gözlerimizi dinlendirmiş olabiliriz. Onun dışında sürekli film izleyerek tüm ekran rekorlarımı kırdım diyebilirim. Yanıma kart oyunları, kağıt ve boyalar gibi beni oyalayacak şeyler almıştım ama zamanımın çoğunu film izleyerek geçirdim. Ve evet pişman değilim! 🙂

– Dedemin eski öğrencisi olup yıllar önce Miami’ye yerleşen Birol Abi bizi karşıladı ve Brickell‘deki otelimize (JW Mariott) bıraktı. Hemen yattık ve mışıl mışıl uyuduk.

– Uzun süren uykusuzluktan sonra blackout perdelerin de etkisiyle annem öğlene kadar uyuyacağımı düşünüyormuş ama yanıldı tabii. Dünyanın neresinde, hangi saat diliminde, ne kadar yorgun olursam olayım erken kalkarım. Kahvaltı için hazırlandık ve erken saatte etrafta neresi açık olabilir diye araştırma yaptık. Çok yakında bir Starbucks varmış. “Kesin mozarella sandviç vardır, hadi oraya gidelim!” dedim. Böylece gemiye binmeden önce Miami’de geçireceğimiz günler başlamış oldu.

– Miami söz konusu olunca Birol Abi’den bahsetmeden geçmek olmaz. Bizi çok güzel gezdirdi, birlikte harika vakit geçirdik. Hakkını ödeyemeyiz, iyi ki varsın Birol Abi!

– Miami’de yaptıklarımıza geçmeden önce havanın çok sıcak, nemin çok fazla olduğunu söylemem lazım. (Hava 29C, nem %77!) Yanınızda su ve şapka olmadan hiçbir yere gitmeyin. Bu arada kapalı mekanlar da aşırı soğuk! Bizim gibi bu duruma alışık olmayanlar için bir soğuğa bir sıcağa girip çıkmak hastalığa davetiye olabilir. Klimalı yerlere girdiğinizde üzerinize almak için de sweatshirt tarzı bir şey bulundurun.

– Biz Brickell‘de kaldık ve sabah erken saatlerde hava çok sıcak olmadan yürüyerek etrafı keşfettik. Atlantik Okyanusu ile Biscane körfezi arasında kalan bir sürü adacık var, onları araba ile dolaştık tabii. Bu mevsimde sokakta yürümek imkansız gibi bir şey. Miami Beach, South Beach, Ocean Drive, Lincoln Road, Sunset Drive, Bayfront Park, Vizcaya Gardens ve Freedom Tower‘ı gördük. American Airlines Arena‘nın önünden geçerek Miami Heat’e bir selam çaktık. Children’s Museum ve Museum of Science gitmek isteyip de vakit bulamadığımız yerlerdi. Zoo Miami ve Jungle Island‘a gitmek yerine Everglades Ulusal Parkı‘nı tercih ettik. Seaquarium‘a Miami’ye döneceğimiz gün gideriz diye düşündük. Kısıtlı zamanda bazı yerler eksik kaldı, onları da babamla geldiğimizde görürüm artık.

– Amerika’nın en büyük 3. ulusal parkı olan Everglades National Park, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor ve Miami’ye gelenlerin mutlaka görmesi gereken yerlerden biri. Buranın özelliği gezegenimizde yer alan tüm ağaç türlerini barındıran 3 yerden birisi olmasıymış. Çok değişik bitkiler var, bazıları zehirliymiş. Nehirde çıktığımız safari turunda hem bitkiler hem de burada yaşayan hayvanlar hakkında bilgi aldık. ‘Alligator’ ve ‘Crocodile’ın farkını ve timsahların tamamen zararsız olduklarını öğrendik.

– Alligator Show’u izledikten sonra “Bebek timsah tutmak isteyen var mı?” diye sordular. Hemen “Me! Me!” diye atladım. İşte karşınızda Snappy!

– Babaannem önceki gelişinde Sawgrass Hills‘i çok beğendiğini söyleyince alışveriş için oraya gittik. Annemin bana Kipling çanta sözü vardı, onu aldık. Birol Abi’nin eşi Alina, “Öğle yemeği için Ela’yı Rainforest Cafe‘ye götür, çok sever orayı.” demiş. Gerçekten ortamı çok sevdim. Sürekli bağıran maymunlar ve dinmeyen yağmur sesi vardı. Burası ben bebekken İstanbul’da da varmış ama kapanmış. Annem resmimi gösterdi ama tabii o kadar eskiyi hatırlamıyorum.

– Miami’ye gelmişken bir günümüzü de Key West‘e ayırdık. Everglades’den almış olduğumuz peluş timsah ‘Snappy’ de bizimleydi. Yola çıkmadan önce depoyu doldurduk. Amerika’da kendi benzinini kendin alıyormuşsun, bayıldım bu işe!

– Sabah çok erken çıktığımız için kahvaltımızı yol üstünde Einstein Bros Bagels‘da yaptık. Amerikalılar kahvaltıda bagel üzerine peynir sürüp yiyordu, bence kesinlikle simit kadar lezzetli değil. Bir de filtre kahve sınırsızdı, bitirdikçe gidip doldurabiliyorduk.

– Yaklaşık 3,5 saatlik yolculuktan sonra Key West’e vardık. Yol boyunca Miami’nin kuruluşu, kalkınması, US1 otobanı vs. hakkında bilgiler aldık. Müzikleri ben ayarladım, ipad’imle arabanın müzik sistemine bağlanıp istediğim şarkıları gönderdim.

– Key West’te de hava çok sıcaktı, yürüyerek etrafı dolaştık. Bu iş için ‘trolley’ler de var ama dolaşma işini biz kısa kestik. Öğle yemeği için Alonso’s Oyster Bar‘a gittik. Annem garip garip şeyler yedi, ben balıktan şaşmadım. Buradan da bir yunus peluşu alıp adını ‘Flappy’ koydum. Annem “Gittiğimiz her yerden bir peluş almayacağız değil mi?” diye sordu. “Bu son!” diye cevap verdim.

– Key West’ten Miami’ye döndük ve yarın sabah gemiye binmek üzere valizlerimizi toparladık. İlk durağımız Jamaika 🇯🇲 olacak…

Read Full Post »

– Okulların kapanmasıyla tatil moduna geçtik ve çıkacağımız uzun seyahat öncesi eksiklerimizi tamamladık. Bekle bizi Amerika!

– Yael’in ekim ayında doğacak olan minik kız kardeşinin faşadurasına katıldık ve sağlıkla aramıza katılmasını diledik.

– Ailemiz için 9 ve 10 Haziran tarihleri çok önemli çünkü tüm erkekler bu iki günde doğmuş. Toplu doğum günü kutlaması için hep birlikte akşam yemeğine çıktık. Mahir Dedem aramızda olamadığından telefonla aradık ve onun için de kadeh tokuşturduk. Ertesi gün de Efe’nin arkadaşları için verilen partiye katıldık. Kutlamayla geçen bir hafta sonu oldu. 🙂 İyi ki doğmuşsunuz, hepinizi çok seviyorum!

Read Full Post »

– Mayısın ilk etkinliği çok sevdiğimiz ve dört gözle beklediğimiz okul pikniği oldu. Herkes ev yapımı yiyecekler getirdi. Ben yine hepimizin favorisi olan m&m’li kurabiyelerden götürdüm. Silindi, süpürüldü! 😋

– Pazar günü de Mehmet bizi çiftliğe davet etti. Geçen yıldan tecrübeliydik, ayağımıza çizmeleri geçirip gittik. Bütün gün kırlarda koşup oynadık. Büyükler de vur patlasın çal oynasın modundaydı. Urfa lezzetleriyle taçlanan günü neşe içinde bitirip eve döndük.

– Film günümüzde annem Harry Potter serisini izlemeyi önerdi ben de kabul ettim. İlk film olan ‘Felsefe Taşı’nı izledik. İzlemez olaydım! Filmin sonunda kahramanlardan biri şapkasını çıkarınca kafasının arkasında bir yüz vardı. Büyücü Voldemort onun bedenine gizlenmiş meğer! O sahneyi aklımdan çıkaramıyorum. Çok etkilendim ve itiraf ediyorum korktum. Aslında hayal ürünü olduğunu biliyorum ama yine de korkumu engelleyemiyorum. Diğer Harry Potter filmlerini de görmek istemiyorum artık!

– Okulda anneler günü için hazırlıklara başladık. Bu sene kuru kuru resim/kart yapmak yerine çok daha efektif bir çalışma hazırladık. Karta bazı kuponlar iliştirdik. Kuponlarda yatakta sabah kahvaltısı, bulaşık yıkama, sarılma vb. hizmetler mevcut. Annelerimiz canları istedikleri zaman kullanıp keyfine varabilecekler.

– Hafta sonu tatlı Bademimizi görmeye gittik. Birlikte oyunlar oynadık, ponçik bacakları da biraz mıncırmış olabiliriz.

– Ve anneler günü… Sabah kahvaltısını babamla birlikte hazırlayıp annemi uyandırdık. Kahvaltıdan sonra babaannemle halamı görmek için Acarkent’e gittik. Bu sayede halamın kedi ve köpekleriyle de oynama fırsatım oldu. Birlikte yemek yiyip eve döndük.

– Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun! Yok ticariymiş, yok bir gün değil her gün olmalıymış.. Böyle şeylere aldırmıyorum. Özel günleri çok seviyorum ve en güzel şekilde kutlanmasını önemsiyorum. Anneciğimi de çok ama çok seviyorum! Bana hep “İyi ki benim kızım olmuşsun..” der ve kendimi çok özel hissettirir. Ben de ona “İyi ki..” diyorum. 💕

– Okulların kapanmasına az kala bizim yaz tatili planlarımız da netleşmeye başladı. Babaannem kız kıza Karayipler’e gitmeyi önerdi. Böyle bir öneriyi reddetmek mümkün olabilir mi? Hemen atladık tabii. Kısmetse 14 Haziran’da önce Miami’ye gidip orada birkaç gün kalacağız, sonra da Karayipler’e cruise turuna çıkacağız. Eminim yepyeni deneyimlerle dolu, harika bir yolculuk olacak!

– Tatil demişken ve yukarıda anneler gününden bahsetmişken, bu yıl babalar gününde babişimden ayrı olacağım için şimdiden üzgünüm. İlk kez Babalar Günü’nü ayrı geçirmek zorunda kalacağız. Ama babamın o kadar uzun süre işini bırakıp bizimle gelmesi mümkün değilmiş. 😔

– Sınıfça okuduğumuz kitapların da sonuncusuna gelmiş bulunuyoruz. Süleyman Bulut tarafından kaleme alınan ‘Kar Tanesi’ adlı hikayenin konusu kısaca şöyle: Yeni doğmuş bir kar tanesi (Adı sonradan Küçümen Karcık olarak değişir.) rüzgar sayesinde Karlar Ülkesi’ne ulaşır. Çok küçük ve tecrübesiz oluşu diğer kar tanelerini güldürür. Yıldızkar, Küçümen Karcık’a Karlar Ülkesi’ni gezdirir. Küçümen Karcık, sınırın ötesindeki Karkuyusu’na gitmemesi gerektiğini, Güneş’in en büyük düşmanları olduğunu, güçlü Buzkarlar’ın ülkeyi nasıl koruduğunu ve daha pek çok şeyi bu gezi sırasında öğrenir. Bir gün aniden savaş çıkar ve Küçümen Karcık öğreneceği daha çok şey olduğunu anlar… (8+, Can Çocuk Yayınları, 10 TL)

Read Full Post »

İstanbul’da yaz henüz kendini göstermedi ama bizimkilerin tatil yapası gelmiş, Kutluğlar ile küçük bir kaçamak planlamışlar…

4 gündür Kıbrıs‘taydık. Aslında havanın daha iyi olacağını ummuştuk ama bu haliyle de keyfini çıkardık. Güneş güzeldi, gölgeler serindi, deniz soğuktu (yine de yüzdük). Burak’la Dilara’nın daha önce Girne‘ye inmediklerini öğrenince, onlara şehir turu yaptırdık. Girne eski zamanlarda çok önemli bir liman kentiymiş. Bugün de birçok medeniyetin izlerini taşıdığını görebilirsiniz. Bu yüzden sokaklarda yürümek çok zevkli. (Tabii havanın çoook sıcak olduğu yaz aylarında değil!) Venedik döneminden kalan kale, içindeki batık gemi müzesi ve hemen yanındaki kilise görülmesi gereken yerlerden birkaçı…

Sokaklar cıvıl cıvıldı, parklar çocuk doluydu. Balon yapıp satan bir palyaçoya rastlayınca hemen balon aldık, dondurma yedik ve birçok şeyin Türkiye’den ucuz olduğu marketlerden alışveriş yaptık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız! Akşam yemeği için rezervasyonumuz vardı, alışverişi fazla uzatmayıp otele döndük.

Bu gidişimizde Merit Crystal Cove‘da kaldık. Ben burayı çok seviyorum çünkü küçük bir hayvanat bahçesi ve pony’ye binme imkanı var. Çocuk parkı da büyükçe. Buraya ilk kez 4,5 yaşındayken gelmiştim. Fotoğrafa bakınca artık pony’lik bir halim kalmamış gibi hissettim.

Göz açıp kapatıncaya kadar tatil bitti ve kendimizi İstanbul’da bulduk. Eve dönmeden önce dışarıda yemek yemeye karar verdik ve doğruca Kokoreççi Durmuş Usta‘ya gittik. Burası İstanbul’da yaşayan İzmirliler için bir cennet çünkü kokoreçi İzmir usulu yapıyor; domatese ve baharata boğmuyor. Annemin en sevdiği yerlerden biri, babamla ben de durumdan pek şikayetçi değiliz doğrusu! 🙂

Bu aralar Küçük Cadı Şeroks‘u okuyorum. Masallar Ülkesi’nin küçük cadısı Şeroks, yeni masallar bulması için Dünya’ya gönderilir. Burada pek çok karakter ile tanışır, hayatla ilgili ayrıntıların farkına varır ve büyür. Zevkle okunan fantastik bir hikaye… (9-11 Yaş, Günışığı Kitaplığı, 15 TL)

Read Full Post »

– Son günlerde sinirli biri oldum çıktım. Her şey normalken beni sinirlendiren bir şey oluveriyor, bir saniye içinde bambaşka birine dönüşüyorum. Bu durumdan en çok annem muzdarip.

– 16 Nisan seçimlerinin ertesi günü okullar tatil edildi, biz de Zorlu‘da Arda’yla buluştuk. Hava çok güzeldi, parkta bol bol oynadık. Sonra da yemek yedik. Eve dönmek üzereyken babam aradı: Babaannem düşmüş! Gelip bizi aldı ve babaannemi görmeye gittik. Neyse ki kötü bir şey olmamıştı, keyfi yerindeydi. İçimiz rahatladıktan sonra klasik mekanımız olan Günaydın‘da yemek yiyip eve döndük.

– Bu sefer sinema programını babamla yaptık ve ‘Patron Bebek’i izledik.

– Cumartesi için Damla’nın annesi “Program yapalım mı?” diye sordu ama annem çok hastaydı. Bunun üzerine Sibel Teyze “Biz Ela’yı alırız, sen de dinlenirsin.” önerisini getirince çok mutlu oldum. Birlikte at binmeye gittik, sonra da evlerine dönüp film izledik. Akşam da beni eve bıraktılar. Annem gözlerini bile açamayacak durumda olduğu için o kadar makbule geçti ki… Aynı akşam Naz’ın nişanı vardı ama biz gidemedik, ben anneme refakatçi olarak evde kaldım. Ailemizi temsilen babam katıldı.

– ‘Felsefe ve Düşünce Eğitimi’ dersinde bizlere Homeros’un ‘İlyada’ ve ‘Odisseia’ adlı eserlerini okuma görevi verildi. Daha önce de bahsetmiştim, mitolojik kahramanlar o kadar çok ve isimleri o kadar değişik ki okurken kafam karışıyor, bir yandan da sorular oluşuyor. Bu yüzden kitapları annemle birlikte okuduk. Karakterler ve yaşananlar üzerinde sohbet ederek, geçmişte olanları hatırlayarak gittik. Böylesi daha zevkli oldu. Hem de okuduklarım bir bütün olarak bir şey ifade eder hale geldi. Kitapların ağır bir dili yok ve okunmaları kolay. ‘İlyada’ 9 yıl süren Truva Savaşı’nın 51 gününü konu ediyor. Truva kentinden, o zamanki insanların inanışlarından, kahramanlıklarından, hatalarından, bol bol da tanrılardan bahsediyor. ‘Odisseia’ ise Truva Savaşı’ndan sonra evine dönmeye çalışan İthaka kralı Odisseus’un yaşadıklarını anlatıyor. Bu kitabı daha hızlı okudum çünkü Odisseus ülkesine ulaşmaya çalıştıkça karşısına türlü türlü engeller çıkıyor, insan okurken “Hadi artık! Bu son olsun ve Odisseus evine kavuşsun!” diye diye heyecanla çeviriyor sayfaları. Tanrıların müdahalesi çok fazla olduğu için Odisseus ellerinde oyuncak olup maceradan maceraya koşuyor. Bu sırada onu bekleyen karısı ve oğlu da kolay günler geçirmiyor tabii… (9+, Can Çocuk Yayınları, 10,5 TL)

Read Full Post »

Older Posts »

%d blogcu bunu beğendi: