Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Bir küçük Miami molası

– 24 Haziran Cumartesi, merhaba 🇺🇸! Sabah gemiden indik ve taksiye binip Dolphin Mall‘a gittik. Canım mozzarella sandviç çektiği için Starbucks‘a girdik. Wifi olduğundan rahat rahat internette takıldım. Biraz mağazaları dolaşıp alışveriş yaptık.

– Sonra babam “Benim için Cheesecake Factory‘ye gidin.” dediği için oraya gittik. Girişte titreşimli bir alet verip 20 dk. bekleme süresi olduğunu söylediler. Annem arkamızdan geldiğinden bu uzun bekleme süresinden haberi yoktu. 5 dk. sonunda “Ben çok sıkıldım, gitsek mi acaba?” deyince babaannem acı gerçeği söyledi. Hepimiz birbirimize baktık, meğer hiçbirimizin canı cheesecake yemek istemiyormuş! 🙂 Biz de çıktık.

– 18’de gemiye döndük. Biniş işlemleri tamamlanmış olduğu için ortalık sakindi. Yemekten sonra 80’ler trivia vardı. Koşa koşa ona yetiştik. (Trivia müptelası oldum, artık hepsine katılıyoruz.) Konu 80’lerin müziği olduğu için anneme güveniyordum. Şarkıların hepsinin melodilerini bilmesine rağmen bazılarının isimlerini bilemedi. İlginçtir onun bilmediği bir şarkıyı ben bildim! ‘Jump’ diye bir şarkıydı, Sing filminde izlemiştim, oradan hatırladım. Sonuç; yine kazanamadık. Triviadan sonra odaya döndük. Aslında 22:30’da sinema vardı ama geç olduğu için annem götürmek istemedi. Söylendim ama yatar yatmaz uyudum.

Reklamlar

Bahamalar’da yunuslar ve ben 💕

– 23 Haziran Cuma 🇧🇸 Bahamalar’dan bildiriyorum. Sabah Nassau‘ya yanaştık. Bugün için ‘beach day’ programı almıştık. 10’da gemiden inip Nassau’ya ayak basıp tekneyle Balmoral adasına geçtik. Harika bir deniz ve kumsal bizi bekliyordu. Hava bunaltıcı değildi. Güneş bir görünüp bir kayboluyordu. Şöyle söyleyeyim; aynı noktada seri olarak arka arkaya çekilen her fotoda farklı bir ışık var. 🙈

– Önce yüzüp etraftaki aşık olunası renklerle fotoğraf çekildik. Tam “Biraz da şezlong keyfi yapalım..” diyerek uzanmıştık ki annem anonsu duydu. Gittiğimiz yerde yunuslarla yüzme etkinliği de varmış. Aslında yarın Miami‘de olacağız. Bir haftalık tura katılanlar inecek, yeni destinasyon için binenler olacak. Dolayısıyla biz bir günü Miami’de geçireceğiz ve aklımızdaki program Dolphinarium‘da yunuslarla yüzmekti. Fakat burada da yunuslarla yüzme imkanı -hem de havuzda değil denizde- olduğunu öğrenince Dolphinarium’u salladık ve detayları öğrenmek üzere yetkilinin yanına gittik.

– Bu noktadan sonra benim için geri dönüş söz konusu olamayacağı için detayların önemi yoktu. Hemen kayıt yaptırdık. Ben tabii sevinçten delirdim, dünyalar benim oldu. En büyük hayalim yunuslarla yüzmekti! 🤗

– Önce fotoğraf çekimi, sonra yunusları sevme-okşama, birlikte yüzme, yunuslara komut verme, son olarak da etrafımızda yüzen yunusların atlayıp zıplamasıyla bulutların üzerine çıktım diyebilirim.

– Bu arada cruise turunda yaşanan sevimsiz bir durum var ki bugün de aynısı oldu. Tura kayıt olurken kaç saat sürdüğüne bakıp ona göre seçiyoruz. Mesela bugünkü tur 4,5 saatlik görünüyordu fakat bunun 2 saati toplanmak ve gideceğimiz yere ulaşıp geri dönmekle geçti. Sabah 9:55’te buluştuk ama herkesin toplanmasını beklediğimiz için tekneye 45 dk. sonra binebildik. Dönüşte de MSC yolcuları 14’te hazır olsun dediler, olduk. Tekneye 14:45’te binebildik. Uzun lafın kısası karaya çıktık mı programda yazandan çok daha az kaliteli vakit geçiriyoruz. Keşke toplanma ve ulaşımla böyle zaman kaybetmesek.

– Bingo çekilişine gelirsek; başlangıçta çok iyi gidiyorduk. Büyük ödül dün de söylediğim gibi; iki kişi için dünyanın herhangi bir yerine 10 günlük cruise turuydu. Ben acayip umutluydum kazanacağımıza dair. “Babam için..” diye diye numaraları kapatıyordum.

Fakat bir anda en arka sıralardan birinin “BİNGOOOO!”diye bağırmasıyla hayallerim suya düştü. (Laf aramızda hüngür hüngür ağladım!) Biletleri paramparça edip attım.

– Akşam ‘black member’ olduğumuz için bizi Eataly‘ye davet ettiler. (Eataly gemide yemek yemek için ekstra para ödemek gereken yerlerden biri.) Ben hiç gitmek istemedim, normalde en sevdiğim yerlerden biri ama burada yemeklerimizi Le Muse‘da yiyoruz ve orada hem sevdiğim yemekler hem de sohbetimiz olan garsonlar var. (Favorim biberiye soslu beef tenderloin.) Annem istemeyeceğimi tahmin etmediği için bana sormadan rezervasyon yaptırmış. Önce itiraz ettim ama sonra programa uydum. Haftaya tekrar davet ederlerse gitmek istemiyorum, baştan söyleyeyim.

– Bu akşam theatre’da Michael Jackson konseptli bir gösteri vardı. Çok methettiler, erken gelip yer kapmamızı tembihlediler. Gösteri saatini heyecanla bekledim. Yarın gemidekilerin çoğu ineceği için güzel bir veda gecesi yaptılar. Biz de bol bol alkışladık.

– Gösteriden sonra movie trivia’ya katıldık. 10 filmden 7’sini bildik. Annem “Bilemediklerimizi baban olsa kesin bilirdi, 10’da 10 yapmış olurduk.” dedi. Çünkü bilemediğimiz filmler Superman, Rocky ve E.T.’ydi. O kadar kalabalıktan sadece 1 kazanan çıktı. Kazanamadık ama yine çok eğlendik.

– Yarın sabah 6 gibi Port Miami‘ye yanaşacağız. Tek haftalık tura katılanlar inecek. Yeni katılanlar binecek. Akşam denize açılıp 2 tam gün denizde olacağız. İstikamet St. Maarten ve Puerto Rico.🙋🏼

Bugün denizdeyiz

Dün Meksika’dan ayrıldıktan sonra denize açıldık, bugün ve bu gece de denizdeyiz. Dolayısıyla günü gemide geçirdik.

– Geminin farklı yerlerinde farklı oyunlar düzenleniyor. Trivialar, jengalar, kart oyunları.. Trivia işini çok sevdim. Hepsine katılmaya gayret ediyoruz. Örneğin ‘Michael Jackson şarkılarını bilme’ yarışması vardı. Şarkıların ilk birkaç saniyesini çalıyorlar, yarışmacılar olarak hangi şarkı olduğunu tahmin edip kağıda yazıyoruz. Sonra yanımızdakilerle kağıtları değiştirip cevapları kontrol ediyoruz. Birinci olana kokteyl vs. hediye ediyorlar. Yarışma sırasında çok eğlendim. Birinci olamadık ama epey iyi bir puan aldık. Aynı şekilde 80’ler, 90’lar yarışmalarında da iyiydik. Bir de bilgi yarışmaları oluyor. Onları genellikle yaşı büyük olan yarışmacılar kazanıyor. Çünkü ‘1968 senesinde Oscar kazanan film hangisiydi?’ gibi sorular var ki bizim bunları bilmemiz imkansız!

– Sulu kaydırak benim için çok çok eğlenceliyken annem için güneşin altında ayakta beklemek söz konusu olduğu için aynı derecede eğlenceli değil. Ama olsun yine de 1,5 saat kadar dayanabiliyor.

– Cruise turu ebeveynler açısından çok rahat geçiyormuş çünkü çocukları klübe bırakıyorlarmış. Bizde böyle olmadı, klübe adımımı bile atmadım. Bir kere annemin “En azından bir bak, öyle karar ver..” şeklindeki yaklaşımına “Peki.” dedim ve gittik. O saatte kapalıydı. Bir daha da gitmedim. Annemle zaten güzel vakit geçiriyoruz, çocuksu oyalanmalara neden ihtiyacım olsun ki?

– Öğleden sonra babaannem odada istirahat ediyordu, biz de Top Sail Lounge’da takılıyorduk. (It’s gin o’clock!) 14-15 yaşlarında bir abla geldi. Elinde telefonuyla tek başına 1,5 saat kadar bir köşede oturdu. Bu bana ilginç geldi ve düşüncemi anneme söyledim. Annem de “Çocuklar büyüdükçe bazen ailelerinden ayrı, kendi başlarına zaman geçirmek istiyorlar, mahremiyete ihtiyaç duyuyorlar.” dedi. Hemen anneme sarıldım, “Ben asla öyle olmam!” dedim. Annem de güldü ve “Göreceğiz..” dedi.

– Akşam yemeğinden sonra şova gittik. Şovları çok seviyorum, hiç kaçırmak istemiyorum. Gösterinin başlama saatini beklerken animasyon takımı komiklikler yapıp bizi eğlendiriyor. Gruptaki en sevimli abi ‘Free hug’ pankartı açmıştı. Hemen koşup ücretsiz sarılmamı aldım.

– Her gece birbirinden başarılı şovlar izlemiştik. Bu geceye kadar… Queen gecesi yapmışlar, keşke yapmasalarmış. İlk şarkıda (We will rock you!) annem “Kalk, gidelim.” dedi. F. Mercury gelmiş geçmiş en özel seslerden biriymiş, onun şarkılarını söylemek herkesin harcı değilmiş. İlk önce gitmek istemedim. ‘Somebody to Love’ idare ederdi çünkü çok güzel sesli bir kız söyledi. Fakat 3. şarkıda ben de dayanamayacak gibi oldum ve kulaklarımı tıkadım. Annem “Gel çıkalım lütfen, artık dayanamayacağım!” dedi. “Ama saygısızlık olmaz mı?” diye sordum. Şöyle bir etrafa baktık. O sırada salon karanlıktı, yerimiz arkada ve sıra başındaydı. Kimseye çaktırmadan çıktık.

– Casinoya gittik ve büyük ödüllü bingo çekilişi için bilet aldık. Erken alış indirimi ile 3 kart alana 1 kart bedava 20$. Büyük ödül: 2 kişi için 10 günlük istediğin rotada cruise turu. Çok heyecanlıyım çünkü babamın şansına katılıyorum. Bizimle gelemediği için çok üzüldüm, umarım kazanırız ve babamla birlikte bir cruise turuna çıkarız.

– Miami’ye doğru dönüyoruz artık. Şu an Karayip Denizi’nde Bahamalar’a doğru ilerliyoruz. Yarın Nassau’da olacağız. 🙋🏼

Antik Maya kenti Tulum’dayız

– Sabah 9:30’da yine sağanak yağmur eşliğinde Cozumel‘e yanaştık. Hava muhalefetinden ötürü yanaşmak normalden biraz daha uzun sürdü. Bütün gece yağmur yağmış balkona kurusun diye astığımız hafif nemli kıyafetler, havlular vs vardı. Hepsi sırılsıklam olmuşlar.

– Cozumel yerli dilde ‘Kozamıyl’ gibi telaffuz ediliyormuş ama ilk yerleşimciler kendilerince ‘Kozumel’ diye değiştirmişler. Burada Mayalardan kalma San Gervasio diye antik bir yerleşim birimi vardı. Oraya da 2-3 saatlik bir tur düzenleniyordu ama biz Yucatan yarımadasına çıkıp deniz kenarındaki tek Maya yerleşimi olan Tulum‘a gitmeyi tercih ettik. Tulum çok özel ve görülmesi gereken bir yer… Dünyanın 2. büyük resifi de burada. (1. Avustralya’da) Maya uygarlığı MÖ. 1000’li yıllarda kurulmuş, MS. 600’lerde medeniyetleri doruğa ulaşmış. Fakat ne olduysa 850’den itibaren şehirlerini terk etmeye başlamışlar. İspanyollar geldiklerinde (1500’ler) Mayalar zaten gücünü yitirmiş bir toplummuş. İstilacılar resifleri aşıp karaya yanaşamamışlar. Kötülük nedir bilmeyen zavallı Mayalar da onlara karaya çıkmaları için yardım etmişler. 😢

– Çok eski zamanlara ait tabletlerde uzun boylu, uzun saçlı ve sakallı, kanoya binen beyaz adam çizimleri varmış. Mayalar bunların tanrılar olduklarını düşünüyorlarmış. Bir rivayete göre; İspanyollar da denizden geldikleri için Mayalar onların tanrı olduğunu zannetmişler. Bu yüzden akıllarına bir kötülük gelmemiş. Mayalar savaşçı değilmiş, ticaretle uğraşıyorlarmış. Aztekler savaşçıymış. (Bazıları eski zaman tabletlerindeki kanoya binen uzun boylu, uzun saçlı ve sakallı adamlar iın Vikingler olduğuna inanıyor. Yani İspanyollar’dan çok çok önce Güney Amerika kıtasını Vikingler keşfetmiş olabilirmiş.)

– 10:15 gibi herkes toplandı ve Yucatan yarımadasına geçmek için küçük bir feribota doluştuk. Bu doluşma işlemi 45 dk. sürdü. Biz ilk binenler olduğumuz için dalgalı denizde fazladan bir 45 dk. geçirmiş olduk. 40 dk.lık sallantılı bir yolculuk sonunda Plaja del Carmen‘e vardık. Beyaz kumlar, masmavi deniz ama yukarıda gri bulutlar… Biz karaya ayak bastığımızda yağmur da durdu. Plaja del Carmen’deki açık hava alışveriş merkezinin içinden yürüyerek rehberimizle buluştuk ve otobüsümüze bindik.

– Bir 40 dk. da Tulum yolunda geçti. Rehberimiz çok başarılıydı. Yol boyunca Meksika, içkiler, Maya-Aztek-İnka kültürleri vs. hakkında sürekli konuştuğu için zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.

– Maya alfabesi-Mezoamerika (Mısır hiyeroglifleri gibi) bana ilginç geldi. Rehberimiz isim kolyelerini gösterince çok hoşuma gitti. Biz Tulum’u gezerken hazırlamaları için kolye siparişi verdik.

– Tulum’a vardığımızda otobüsten inip alışveriş yapacağımız yeri dolaştık. Yolda içkiler hakkında bilgi almıştık. Buraya özel olan ‘Xtabentun’ (İştabentun diye okunuyor.) Mayalar’ın içkisiymiş. Ballı likör olarak düşünebilirsiniz. Mayalar için bal önemli bir besin maddesiymiş, dolayısıyla içkisini de yapmışlar. “Tekila dünyanın her yerinde var ama bunu mutlaka burada deneyin!” dediler. Bir de ‘Huana’ adında çikolatalı bir likörleri var. (Bu arada Mayalar yaptıkları içkileri kendileri içmezmiş. Kurban edilecek kişilere törenden önce içirirlermiş ki kafayı bulsunlar.)

– Kısa bir yürüyüşten sonra Tulum arkeolojik alanına ulaştık. Hava kapalı, çok sıcak değil ama nem fazlaydı. Terlemiyorduk ama sırılsıklamdık. 🙂 Rehberimiz yol boyunca konuşmaya devam etti. Her ağacın, her çiçeğin önünde durup hikayesini anlattı.

– Yucatan yarımadasında şu an yaşayanların %65’inin atası Maya, %35’inin de karışıkmış. Yani karaya çıkan ilk İspanyollar ile evlenip onlarla karışanların torunları.

– Bizim gezdiğimiz harabeler gerçekten harabe durumundaydı. 😔 Maalesef bu özel yerler talan edilmiş. İlk yerleşimciler bu yapıların taşlarını söküp kendilerine ev yapmışlar.

– Gümüş ve altın gibi madenler Mayalar için değerli değilmiş. Tapınaklarda vs. kullanılmış ama değer atfedilmemiş. Onlar için değerli olan bal, bal arısı, balık, tüy ve jaguar gibi hayvanların derisi/postuymuş.

– Mayalar hakkında çok fazla şey öğrendik ama hepsini yazmak çok uzun sürer. Rehberimiz çok iyiydi demiştim. Rehber olmak için turizm mezunu olmak gerekiyormuş ve 4 yılda bir sınava giriyorlarmış. Bilgiler taze mi, kendilerini geliştiriyorlar mı vs. diye bakılıyormuş. Gerçekten kendini paraladı diyebilirim.

– Buranın sivrisinekleri çok ilginç. Vücuda konunca hareket ettik diye kaçmıyorlar, bu yüzden biraz irrite olduk ama hiç ısırılmadık herhalde ki kaşıntı olmadı.

– Iguanalardan bahsetmeden geçmek olmaz. Her yerde karşımıza çıkan irili ufaklı iguanalar çok tatlılardı ama yaklaştığım anda kaçıyorlardı.

– Turun sonunda planımız yüzmekti. Tur bitti, okyanusa geldik ama kimse yüzmüyordu. Biz de vazgeçip geri döndük. Bu arada git-gel 5 km. kadar yol yürümüş oldum ama hiç şikayet etmedim.

– Otobüse binmemizle tekrar sağanak yağmur başladı. Otobüsten inip ferry’ye binene kadar yine ıslandık. Böylece günlük ıslanma merasimini de gerçekleştirip gemiye döndük.

– Yarın tüm gün denizdeyiz, sırada 🇧🇸 var!🙋🏼😘

– Bugün Grand Cayman‘deyiz. Gemi kıyıya yanaşmadı. Açığa demirledi, biz de botlarla kıyıya çıktık.

– Birleşik Krallık’a bağlı olan Cayman Adaları dünyanın en zengin yerlerinden biriymiş. Hatta 1 Caymanian Dolar>1 USD. Trafik burada da sağdan akıyor. Ada Ivan Kasırgası yüzünden yerle bir olmuş ama kısa sürede tekrar inşa edilmiş.

– Grand Cayman, Cayman adalarının en büyüğü. Başkent Georgetown‘ı gezdiren bir tur vardı; Governer’s House, Rum Cake Store gibi görülecek birkaç nokta var. Kaplumbağa şehrine gitmek, dalış yapmak, helikopterle adayı turlamak, vahşi ormanda yürümek, Queen Elizabeth Botanik Parkı’nı gezmek gibi başka seçenekler de mevcuttu. Biz vatozlarla yüzmeyi tercih ettik.

– Burada adı Hell olan bir şehir var. Şehrin özelliği siyah volkanik bir taşlaşma yapısı olması sebebiyle cehenneme benzetilmesi. Ama esas olayı; buraya gidip eve dönünce arkadaşlarına “Cehenneme gittim.” diyorsun. 😝 Bir de oradayken arkadaşlarına posta kartı atıyorsun. ‘From Hell’ damgalı olarak 😈

– Adada vergi yok. Ama genel olarak her şeyin fiyatının yüksek olduğunu, etiketteki fiyatlara bakmadan alışveriş yapmamamızı tembihlediler.

– Cayman’de pırlanta ucuz. Ayrıca bilindik saat ve mücevher markaları da.. Cartier, Rolex, Patek Philippe vs. Hatta Swatch bile! 😂

– Burada otobüsler yayalara hep korna çalıyor. Turistlere değişik geliyormuş bu olay çünkü şöförler onlara kızdı ki korna çaldı diye düşünüyorlarmış. Biz Türkler buna alışığız. Belki binen olur diye minibüsler ve taksiler habire korna çalıyorlar ya.. 🙈 Burada da aynısı var.

– En ünlü plajı ‘Seven Mile Beach’. Bütün büyük oteller orada.

– Grand Cayman’de geçireceğimiz günü değerlendirmek için ‘Stingray City’ turu aldığımızı söylemiştim. Burada vatozlara ‘puppies of the sea’ diyorlar. İnsan “Ne puppy’si? Bunlar vahşi hayvanlar değil miydi?” diye düşünmeden edemiyor.. Olay şöyle gelişmiş: Balıkçıların av sonrası gelip balıkları/ıstakozları temizledikleri sığ bir yer varmış denizin ortasında. Temizledikçe artıkları denize atıyorlarmış. Vatozlar da bunu keşfedip hazır yemeğe konmak için bu noktaya gelmeye başlamışlar. Yıllar içerisinde de insanlara alışkın ve uysal hale gelmişler. İnsanların onlara mama vereceklerini bildikleri için zarar vermiyorlarmış. Tek tehlike kumun altına gizlenmiş olan bir vatoz varsa üzerine basmak. O zaman doğal olarak hayvan çarpıyor tabii.

– Bu yer denizin ortasında, zeminin yüksek olduğu bir nokta. Kıyıdan 30 dk. uzaklıkta. Turistleri buraya götüren tekneler var. Biz de 20-25 kişi bir tekneye doluşup gittik. Fırtınalı ve dolayısıyla dalgalı bir gündü. Bir sağdan bir soldan yediğimiz dalgalar sayesinde denize çıkalı 10 dk. olmadan sırılsıklam olduk. Başlangıçta denizden minik minik damlalar geliyordu, insanlar “Oo, wauv so much fun!” filan diyorlardı fakat sonra üzerimize kovayla atar gibi su gelmeye başlayınca giyinik olmanın gereksiz olduğuna karar verip soyundular. Çocuklar deniz gözlüklerini taktılar. Herkes denize atlamaya hazır hale geldi. Meğer dün hava daha kötüymüş, teknelerin denize açılmasına izin verilmemiş. Bugünkü havaya bakıp da nasıl izin verdiklerine şaştık doğrusu. Gidene kadar dalgalardan epey dayak yedik. 🙈

‘Stingray City Sandbar’a ulaştık ama dalgalar yüzünden yanaşamadık. 5 dk. kadar kendi etrafımızda dönüp durduk. Sonra işi bitip de giden bir tekne oldu, kaptan onun boşalttığı yere demir attı. Biz de can yeleklerimizi giyip tekneden atladık. Su annemin beline geliyordu. Etrafta irili ufaklı bir sürü vatoz yüzüyordu. Kuyruklarına dikkat etmek şartıyla sevmek, dokunmak serbestti. Biz de onlarla birlikte dalıp çıktık. Su çok dalgalı olduğundan ayakta durmak zordu, sürekli batıp çıkıyorduk. Çok uzatmak istemiyorum ama suyla epey bir boğuşma oldu diyebilirim. O hengamede vatozlarla çarpıştığımız da oldu ama neyse ki çarpılmadık. Kaptanımız en büyük vatozu tuttu. Biz de onu sevdik, okşadık. O kadar pürüzsüz ve yumuşaktı ki.. Normalde çok tehlikeli olan ve görünce kaçmamız gereken bu canlıların evcil hayvan modunda oluşu gerçekten çok şaşırtıcı! Bizim için harika bir deneyim oldu. Deniz durgun olsaydı, daha da harika olacaktı ama kısmet böyleymiş. Yanımızda yedek kıyafetler vardı ama onlar da sırıksıklam olduğu için ıslak ıslak tender’lara binip gemiye döndük.

– Gece yine yoldayız, istikamet 🇲🇽!

We’re jammin’

– Sabah 10:30’da Ocho Rios‘a yanaştık ve gemiden indik. Kontrol sırasında pasaporta damga basarlar da hatıra kalır diye düşünmüştük ama pasaporta bakmadılar bile.

– Jamaika’da yapılacaklar arasından plaj turunu seçmiştik. Tur minibüsüne bindik. Matrak bir şöförümüz vardı: Bill. Minibüse biner binmez Bob Marley çalmaya başladı.

– Bill biraz 🇯🇲 hakkında bilgi vererek bize etrafı gezdirdi ve 5 dk mesafedeki Pearly Beach‘e bıraktı. “15:30’da hazır olun, sizi alışverişe götüreceğim.” diyerek gitti.

– Jamaika’da resmi dil İngilizce. Trafik sağdan akıyor.

– Sürekli “Ye man!” ve “No problem!” diyorlar ve hep gülüyorlar. Her yerde sarı-kırmızı-yeşil renklerin hakimiyeti var.

– Burayı Christoph Colomb keşfetmiş, İspanyollar adayı terk ettikten sonra İngiltere’nin hakimiyetine geçen ülke 1962’de bağımsızlığına kavuşmuş.

– Plaja girdiğimizde henüz kimse yoktu. Hemen bir palmiye ağacının altına, gölgeye kurulduk. Hava bir açıyor, bir kapıyordu ama bunaltıcı değildi. Deniz çok güzeldi. Beyaz kumların arasına saklanan yengeçler bir görünüp bir kayboluyorlardı.

– Plaj keyfi için bize ayrılan süre bitince alışveriş için hediyelik eşyalarla dolu bir mağazaya gittik. Ben bir peluş da buradan aldım. Jamaika’nın peluşu meşhurmuş 😜 Başka ne meşhur derseniz; Blue Mountain kahve, tabii ki rom ve el işi otantik tasarımlar.

Gemiden ilk izlenimler

– Sabah otelimizden ayrıldık ve taksiye binerek Port’a gittik. Şöför bize hangi gemiye bineceğimizi sordu; ‘MSC Divina’ dedik ve bizi geminin önünde bıraktı. İşlemleri kolayca tamamladık ve 14 gün geçireceğimiz kamaramıza yerleştik.

– Tüm yolcular bindikten sonra gemi denize açıldı. Hissedilen bir sallanma var ama rahatsız edecek derecede değil.

– Gemide yaklaşık 4.000 yolcu, 1.350 personel var. Mürettebat çok güleryüzlü ve konuşmaya hevesli -ki bu benim için süper bir şey. Sürekli sohbet ve şakalaşma halindeyiz. Her milletten çalışan var. Bizim en çok muhatap olduklarımız Suresh, Alson, Aline, Alexandre ve Keshav. Hepsi de çok tatlılar. Bana çok iyi davranıyorlar. Her akşam kamaramıza döndüğümüzde beni bir sürpriz bekliyor; ya havludan bir hayvan ya da yatağım üzerinde çikolata ya da oyuncaklarıma verilen komik haller. Bir kere milkshake istedim. Orada yokmuş, Aline başka bir cafede yaptırıp getirdi. Beni hiç üzmüyorlar.

– Yemekler çok lezzetli ve “Yemek istemiyorum.” dediğinde ısrar ediyorlar. Anneme şarap önerdiler, istemedi. 4 kere sordular, yine istemedi. Sonunda “Prosecco verelim.” dediler. Bana tatlı sordular, istemedim, zorla dondurma getirdiler. 🙈

– Değişik şeyler de tadıyoruz tabii. Örneğin; ‘passion fruit’ (çarkıfelek meyvesi). İçini bir açtık, bir sürü çekirdek çıktı. Kavun gibi. Hani biz kavunun çekirdeklerini atarız ya, “Bunları da atacak mıyız?” diye sorduk. Garson “Olur mu hiç? Onları da yiyeceksiniz.” dedi. 😂 Tadı kavunla ekşi portakalın karışımı gibi. Annem sevdi ama beni pek sarmadı. Ne kadar garip şey varsa yer annem. ‘Escargots à la Bourguignonne’ benim için son nokta oldu, artık ne yediğiyle ilgilenmiyorum.

– Açık denizde ilerlerken aşırı rüzgar var. Dışarıda durmak pek mümkün olmuyor. Böyle olunca sulu kaydırağı da açmıyorlar. Gemide çok havuz var ama fazla kalabalık. Biz girmiyoruz.

– Miami’den aldığım Snappy ile Key West’ten aldığım Flappy hep yanımızda.

– Her akşam şovlar oluyor, yemekten sonra izliyoruz sonra da kamaramıza gidip yatıyoruz. O sırada ertesi günün programını yatağımızın üzerine bırakmış oluyorlar. Ne yapacağımıza karar verip günü planlıyoruz. Denizde geçecek bir gün ise çeşitli yarışmalar vs. ile vakit geçiriyoruz, karaya çıkılacaksa tur almamız gerekiyor. Gemiye binerken okumak istediğimiz bir günlük gazete olup olmadığını sordular. Listede Türk gazetesi yoktu, biz de yabancı bir gazete istedik. Sonra bizim Türk olduğumuzu öğrenince Hürriyet getirmeye başladılar. Çoook uzaklarda olabiliriz ama gelişmeleri takip ediyoruz.

– Şimdilik havadisler bu kadar. İlk durağımız Jamaica olacak, pazartesi sabahı Ocho Rios’a yanaşacağız.

%d blogcu bunu beğendi: